Adaletle hükmeden, [1437] bütün işlerini denk ve birbirine uygun ve yerli yerinde yapan. [1438]

"Aralarında adaletle hükmedilir. Ve onlara zulmedilmez." [1439]

El-Muksit; gerçeğe uygun hükmeden, adaleti ye­rine getiren, hükmünde adil olan demektir.

Allah, mazlumu zalimin zulmünden korur. O'nun bu vasfı mazlumun hakkını zalimden alması yönüyle tam ve kamildir. Bu adaletinin nihayetsizliğini, insaf ve merhametini gösterir. Buna Allah'tan başkası güç yetiremez.

Bu isim, onun bütün fiillerinin denk ve uygun­luk arzettiğini ifade eder. [1440]

Allahu teâlâ en üstün adalet ve merhamet sahibidir. Her işi birbirine denk ve lâyıktır. Zerre kadar da olsa haksızlığı terviç etmez. Kullarına muamelesi tam, adalet ve merhamet üzere­dir. Allah, onlardan hiç birinin yapmış olduğu iyiliğin, bir zerresini karşılıksız bırakmaz. Birbirlerine karşı yaptıkları haksızlıkları düzeltir, hakkı yerine getirir. Hiçbir mazlumun hakkı kaybolmaz. Mahlûkattan görebildiklerine dikkatle bak! Allah onları nasıl denk ve birbirine uygun yaratmıştır. Meselâ denizlerin, dağların, ovaların doyulmaz güzelliği ne kudrettir. Allah, bunları ve daha etrafımızı dolduran güzellikleri görebilmek için göz vermiştir. Hamd ü senalar olsun, eğer göz vermeseydi bütün bu güzelliklerin icadı abes olurdu. Göz verip de, güzel­likleri yaratmasaydı bu defa da gözün faydası olmazdı.

Üzerinde barındığımız dünyâyı düşün! Eğer o bulunduğu mevkiden biraz daha güneşe yakın olsaydı yanar, kavrulurduk. Yahut, biraz daha güneşten uzaklaşsaydı, bu defa da soğuktan buz kesilirdik. Ya dünyânın sathı, her tarafı deniz olsaydı veya her tarafı yalçın kayalarla örtülü bulunsaydı yaşayabilir miy­dik? Ciğerlerimize bol bol çektiğimiz temiz hava dalgaları, içimizi temizleyip hayâtımıza hayat kattıktan sonra bize mazarratlı olan maddeleri de alarak çıkıp gidiyor. Bu ne büyük ni'mettir. Eğer hava olmasaydı, yahut havanın unsurlarından yalnız biri eksik olsaydı, bizim gibi teneffüsle yaşayan mahlûkat yok olurdu. Velhâsıl onun suyu, havası, taşı, toprağı, ya­zı, kışı, gecesi, gündüzü hep insan ihtiyaçlarını karşılayacak surette yaratılmıştır.

Allahu teâlâ, herkesin istidadını ve kimin neye istihkakı olduğunu bilir ve ona göre her hakkı, müstehikkıne ve her şeyi müstaiddine ulaştırır. Vereceğini vermek, vakti gelince ver­diklerini geri almak için hiç bir kayıt ve şarta tâbi' değildir. Zaman gelir daraltır, zaman gelir açar. Fukarayı zengin yapar, mülksüze mülk verir. Mülke lâyık olanı, olmıyanı, kimlere niçin ve ne kadar müddet vereceğini de bilir. Buna karşı "Biz dururken niçin filâna verdi?" denemez. Varlığına, birliğine inanmış oldukları halde, buyruklarına göre gitmeyen âsi kul­larına, zâlimleri musallat kılar, onları terbiye eder, gün olur zâlimleri birbirine düşürür.

Allahu teâlâ cehilden, gafletten münezzehtir, hatâdan uzaktır. Her işin önünü, sonunu bilir ve bildiği gibi yapar. Hiçbir işine kimsenin i'tirâz etmeğe hakkı yoktur. Çünkü her muamelesi haktır, sırf hayırdır. İ'tiraza cür'et edenler câhildir. Bunlar i'tirâz ettikleri noktalar üzerinde biraz dursalar, biraz hâdiselerin içyüzüne nüfuz etmeğe çalışsalar, söyledikleri sözlerden dolayı utanır, yerlere geçerler. [1441]

 Bîr Dairede Görülen İntizam Neye Delâlet Eder?

 Bir şehir veya müessese veya bir ev yahut bir daire ziyaret edilip de, her şeyin yerli yerinde ve herkesin vazifesi başında çalışmakta olduğu görülünce orada âdil bir hâkim bulunduğu­na derhal hükmedilir. Bunun gibi kâinatta herşey şayan-ı hay­ret bir intizam ve ittirat içinde çalışmaktadır. Bu çalışmalar öyle dağınık ve birbiriyle çarpışan bir çalışma olmayıp, bü­yük hikmetler ve belli gayeler etrafında birleşmektedir. Alla­hu teâlâ'nın birliğine, adalet ve merhametine apaçık delâlet et­mekte olan bu ahenk ve intizâmı, insanların kendilerine örnek tutarak bütün muamelâtında hak ve adalet sınırlarını gözetme­leri ve herhangi bir çarpıklık ve yaraşıksızlıktan sakınmaları lâzımdır[1442].

 İnsanların En Hazin Ve Esef Verîcı Çarpık­lıkları:

 Kendini yaratan Hâlik'ı, ni'metlerini yiyip durduğu o ha­kikî velîni'meti bilmemesi ve öğrenememesidir. Bugünün

medeniyet üstadı olan milletlerle, onların eteğine yapışarak izince gidenlerin, maddî medeniyetin her şubesi hakkındaki geniş ve derin bilgilerine ve çalışmalarına hayran olmamak kabil değildir. Fakat ne yazık ki, bu adamların Allah hakkında­ki, din ve fazilet hakkındaki bilgileri, pek azları istisna edilir­se koskoca bir sıfırdan ibarettir. Zekâlarını, akıl ve fikirlerini tamâmiyle maddiyâta bağlamış, maddiyât da, kendilerini kuşatmış, birbirleriyle sımsıkı sarmaş dolaş olmuşlardır. Ruh­tan ve ruhun ihtiyaçlarından zerre kadar haberi yoktur. Bunların hâli kapısının bir kanadını oymalı, kırmalı tahtalardan imâl ettirip, üzerini altın yaldızla boyatığı halde, öteki kana­dını, çürük, delik deşik tahta parçalarından yaptıran adamın haline benzer, işte bu kapının kanatları arasındaki uygunsuz­luk ve manzarasındaki zevk-i selimi rencide eden çirkinlik tamâmiyle bu adamların iç ve dış durumunun temsilidir. [1443]

 Kula Gereken Şey:

 Bu ism-i şerîf hükmünü kendine örnek tutanlar, işlerinde, sözlerinde, fikirlerinde ifrat ve tefrite kapılmazlar, i'tidalden ayrılmazlar. Onların işleri sözlerine, sözleri fikirlerine uygun ve muvafık olur. İşi sözüne, sözü işine, fikri hiçbirine uy­mayan, samimî bir insan değildir. [1444]

 

[1437] Prof. İzzeddin Cemel, El-Esmaü’l-Hüsna, Ravza Yayınları: 324.

[1438] Ali Osman Tatlısu, Esmaü’l-Hüsna Şerhi, Başak Yayınları: 219.

[1439] Yûnus: 10/54

[1440] Prof. İzzeddin Cemel, El-Esmaü’l-Hüsna, Ravza Yayınları: 324.

[1441] Ali Osman Tatlısu, Esmaü’l-Hüsna Şerhi, Başak Yayınları: 219-221.

[1442] Ali Osman Tatlısu, Esmaü’l-Hüsna Şerhi, Başak Yayınları: 221.

[1443] Ali Osman Tatlısu, Esmaü’l-Hüsna Şerhi, Başak Yayınları: 221-222.

[1444] Ali Osman Tatlısu, Esmaü’l-Hüsna Şerhi, Başak Yayınları: 222.